Bilim Camiasında Şöhret

Bilim Camiasında Şöhret

Bazen bilim insanları aynı anda aynı çıkarımlarda bulunabilirler ama içlerinden biri diğerlerinden daha çok ünlenir. Bunun sebebi nedir?

Bilim, maddi dünyada gerçekleşen olaylar hakkında doğru tahminlerde bulunma ve dolayısıyla bu olayları kontrol edebilme girişimidir. Bilim insanı, girişimine ancak önkabullerle başlar. Önkabuller doğası gereği ispatlanamaz oldukları için bilim her zaman kuşkuya açık ve tartışmalıdır. Bilim insanı, tıpkı diğer insanlar gibi, bir topluluğun üyesidir ve ister istemez o topluluğun değer yargılarını ve görüşlerini bilimine yansıtır. Burada şunu hemen fark etmeliyiz ki bilim toplumsal bir eylemdir; toplumdan bağımsız bir bilim mümkün değildir. Bu sebeple bilim, toplumsal normlarla, ekonomiyle, siyasetle, toplumsal ilişkilerle mütemadiyen alışveriş halindedir; toplumsal yapı bilimi şekillendirirken, bilim de toplumsal yapıyı şekillendirir.

Peki, bir bilimsel paradigmanın kabul görülmesinin ve diğer paradigmaların kapı dışarı edilmesinin nedeni nedir?

Bilimsel paradigma da bir önkabuldür; bilim insanı paradigmanın niteliğini sorgulamadan onu kabul eder ve bilimini de o kabul ettiği paradigmaya göre yapar. Paradigmanın sorulara cevap vermemeye başlaması bir noktaya kadar göz ardı edilse de cevapsız kalan sorular arttıkça yeni bir paradigmaya ihtiyaç olduğu hissedilir ve bu noktada bilim camiasında bunalım dönemi baş gösterir. Bunalım döneminden ancak başka bir paradigmanın egemenliğiyle çıkılır. Şimdi, bir paradigmanın egemen olmasının nedenlerine geçelim.

Feyerabend’in Anarşist Bilgi Kuramına göre, bilimin gücü sahip olduğu mantık ya da yöntemden değil, hizmet ettiği uygarlığın egemenliğinden kaynaklanmaktadır. Her disiplin için geçerli olduğu üzere, egemen uygarlık dünyayı şekillendirmektedir. Bu sebeple gerek fizik, kimya, biyoloji gibi fen bilimlerinde gerekse felsefe, sosyoloji, tarih gibi diğer sosyal bilimlerde genel kabul görmüş öğretiler egemen uygarlığın öğretileridir. Bu nedenle bir bilim insanının içinde doğup geliştiği ve yaşamını devam ettirdiği toplum, egemen bir toplum değilse veya bilim insanının çalışması egemen toplumun çıkarlarına (özellikle de ekonomik çıkarlarına) tersse, ne kadar nitelikli olursa olsun çalışmasının esamesi okunmayacaktır. Sosyal ilişkilerin bilime yansıması bu kadar nettir. Bunun dışında bilimin magazinsel tarafında sıkça konuşulan birtakım hadiseler de vardır. Şimdi bunlara da kısaca değinelim.

Margaret W. Rossiter, bilim camiasındaki cinsiyet ayrımcılığına değinmek amacıyla Matilda Etkisi Teorisini ortaya atmıştır. Teoriye göre, bilimsel çalışmalarla ilgilenen kadınların çalışmaları, her ne kadar nitelikli olursa olsun sırf kadın olduklarından ötürü değer görmez. Yani, ortada bir nitelik ayrımından veya seçiminden ziyade cinsiyet ayrımı ağır basmaktadır. Örneğin Nobel ödülüne layık görülen kadınların, ödüle layık görülen erkeklere oranı 1/17’dir. Bir başka deyişle, her 18 ödülün 17’si erkeklere layık görülür.

Bilim camiasındaki insanlar arasında zaman zaman bilgi hırsızlığı, zaman zaman ise meslektaşının yoluna taş koyma olayları görülür. James Watson ve Francis Crick’in, Rosalind Franklin’in çalışmalarını çalmaları ve kendi çalışmalarıymış gibi gösterip toplumda ün ve statü kazanmaları, hatta Nobel ödülüne layık görülmeleri buna örnektir. Bir diğer örnekse Edison’un, Tesla’nın çalışmalarının üzerine konması, hatta sırf ünü, maddi kazancı ve toplumsal statüsü elden gitmesin diye Tesla’nın çalışmalarının olduğu mekânı bir gece yarısı ateşe vermesidir. Bilim camiasında bunlara benzer daha birçok olay vardır fakat sorumuza binaen bu iki örnek yeterlidir.

Son olarak şöyle toplayalım: Bir bilim insanının ünlenmesi, çalışmasının niteliğinden bağımsız olarak, içinde bulunduğu toplumun egemen toplum olup olmamasıyla, sosyal ilişkilerle, ekonomiyle, politikayla, cinsiyetçilikle; çalışmalarının yok edilmesiyle (ki genellikle politiktir) veya çalınmasıyla ilgilidir. Bu nedenle insanlığa büyük katkılar sağlamış Maxwell, Faraday, Tesla gibi nice bilim insanına hak ettikleri değer ve ilgi gösterilmemiştir.