Atımı kestim arpadan

Atımı kestim arpadan

Edip Bulmaz’ın ölümlü eseri, hatta kelebek ömürlü eserlerinin yığıntısı arasındaki çatlaktan sızıyor bütün zehirli fikirler zihnime, panzehir yok. Edip pek şakacıdır. İlginç mizah anlayışını gerçekliğe zıt olarak dizayn etmesi onu komik kılmaz, bir şey kılmasına da gerek yok aslında trajediden beslendiği için sadece karın tokluğuna çalışır en fazla Edip. Edip basit adamdır; yapamıyorsan yapma, düşünemiyorsan ben senin yerine düşünürüm-ama söylemem- sen düşünme gibi.

Hayal kırıklıkları arasında gezinirken bir yerlerini kanatmayı sever Edip Bey, kanatmayı-ki bu karın tokluğu içindir- sever.

Vazgeçmeyi sever. O kadar sever ki bazen vazgeçmekten de vazgeçebilir. Bu onu tutarsız bile yapamaz, üstüne herhangi bir kavramı yapıştırabileceği yeri yoktur. Adeta boş bir dolap gibi de olsa “Oraya bir şey koyma yarın içime çekeceğim oksijenlerimi depoladım.” diyebilir. Dolabın boş olduğuna ikna edebileceğini düşünen varsa çıksın karşısına, anlamsız çabalarınıza karşılık olarak gidip yarın içine çekeceği oksijenlerini çekmeye başlarsa siz de o anda sorunu kendinizde aramaya başlayabilirsiniz.

Bir sürü bahanesi vardır üstünde Çin malı damgalı. Etrafında görüp görebildiği herkesten kopyalamıştır bunları koleksiyoner edasıyla. Her birini kullanır gün içinde, hiçbirini de kullanmaz günün dışına çıkabildiği tek başına kalabildiği ender zamanlarında.

Kıymetsiz dakikalarını da değerlendirmemeyi asla ihmal etmez. Bu onun misyonudur, takım elbise giymişçesine yaklaşır bu konuya bütün hassasiyetiyle. Bu işte iyidir. Tezatlığı itina ile düzeltmeyiniz lütfen, bir işte de iyi kalsın.

Gözlerinde alev yetiştirirken, damarlarında öfke gezdirir parmak uçlarına kadar. İyiyle rahat edeceğine, kötüyle yanmayı seçer iyiliğe ve rahata inanmadığından -ya da denk gelemediğinden-. Düşüncelerini açmadan düşüncelerde gezer, hikayesini anlatmadan hikayelerde rol alır. Yapar da yapar yani Edip Bulmaz sonra dönüp sırıtarak “Ben bir şey yapmadım ki.” der.

Sonsuzluk isterken sonlar yaratır. Kalmak isterken kaçış planlarını elinin altında tutar. Ev hayali ile yanıp tutuşurken gidip çadır alır yani. Söylenenlere de kulak asmaz pek. Dans eder sinek ölüsü dolu lambanın altında, bakınca görür çünkü o lambanın altındaki herkesin zamanında dans ettiğini. Gelenekçidir ve yenilikçidir. Ne bulursa yedi şimdilerde kusuyor sadece.

Evden çıkıyor ve tek amacı asfalt yolda kayan adımlarını hissetmek. Hissediyor, soğuk havayı, diğer hissetmesi gereken şeyler yerine.

Duyguların eylemlere yansıdığını kabul etmek yerine eylemlerin duygulara yansıdığını kabul etmiştir. Biraz alçakça gelebilir ama ilkini reddetmesi için alçaklıkları gözlemlemesi gerektiğinden kendisine toz konduracak da değildir asla, ona sorarsak o yüksektedir. Gökyüzü kadar yüksek, dağlar kadar yüksek, denizin dibi kadar yüksek, Mariana Çukuru kadar yüksek, Dünya’nın çekirdeği kadar yüksek, bütün alçaklardan yüksek kısaca; bu ona yeterlidir. Ortalamanın bir tık üstüne oynar, daha fazlasına değil.

Eve giriyor. Kaçış planını başarı ile tamamladı. Uzaklaşmak istedi ve uzaklaştı, geri aynı yere dönmüş olması umurunda yer bulabilecek bir düşünce değil. Kapatıyor gözlerini hiç açmayacakmışçasına, ışıktan tiksinerek ve bütün düşüncelerinin yanlış olduğunu varsayıp durdurarak.

Durdurduğu düşünceleri bir hışımla yine gözleri önünde. Gözlerim önünde. Herkesin önünde.

Galiba bir yerlerdeki bireysel kontrol makinamda bir tuşa yanlışlıkla basıldı. Paralel evrene ışınlandım. Buradan bakınca her şey daha net ve acımasızken, bütün dürüstlüğümle ortaya yığdım gerçekleri, herkes için. Kimse göremedi. Başlarda yadırgamıştım neden başka bir alternatifin gerçekliği zihinlerde kuşku ile karşılanacak bir kavramdı, misafirperver değil miydi bizim millet? Sonraları anladım, pek kolay yoldan çözümlere kavuştuğumu söyleyemem. Paralel evrende olan ben değildim, onlardı. Gerçekleri gören ben değildim, göremeyen onlardı. Anlatamayan ben değildim, kavrayamayanlar onlardı. Elimden gelenler hükümsüz değildi, hükmen mağluptum zaten en başından beri. Farkında olmadan imkansızı denemiştim. Tek boyuttaki hapis şahsiyetlerin diğer iki boyuta bakmasını istemiştim.

Metafor yardım etsene. Bir resimdi hapis bulunduğumuz düzlem, acizce dışarı çıkmaya çabalayan herkesin resmin çerçevelerine takılması kaçınılmazdı. Yükselip alçalmaktan çekinmemek ve bütün değer yargılarını elinin tersi ile itemeyecek herkes bu çerçevelere çarpıp gökyüzüne takıldığını sanacaktı. Ben ne yaptım peki? En zor gibi gözüken ama en kolayı olan şeyi. Bu tabloda yer bulamadığım için reddettim bu tabloyu ve yükselmeyi denedim. Üstüme basıldı, ezildim, sonuçsuzdu emeklerim. Vazgeçtim bende, üstüme basılıp geçilmeler hoşuma bile gitti bir yerden sonra. Ezilmek bu başkaldırımın bir kefareti diye ikna ettim kendimi. Emeklerim boşuna gitse de ses çıkarmamaya başladım. Kafamdaki düşünce bu işleyen makinenin bir parçası olmak için; öğütülmek, törpülenmek, cilalanmak ve yeni bir hale bürünmek gerektiği yönündeydi. Olur dedim ve gelen bütün tekliflere onay verdim. Alçaldım, alçaldım, alçaldım. Sonra düştüm. O an fark edemesem de ilk başta bütün uğraş verdiğim her şeyi vazgeçerek kazanmıştım, tabi buna kazanmak denebilirse. Çıktım bu tablodan istediğim gibi. Tekrar dönüp dahil olmak ise kendime edebileceğim en büyük hakaret olmalı. Bir şekilde doğruydu yapılanlar, en azından öyle sanmaktayım, bu çözümümü başka çözümlerle karşılaştırıp doğruluğundan emin olabileceğim bir materyal yok elimde. İstedim ve başardım şimdi tabloyu izliyorum. Ünlü ressamın “Özgür iradenin ne kadar kısıtlanabileceği” -ni anlattığı tablosunu. Teşekkürler metafor.

Şimdi karşıma geçip “Ee? Eline ne geçti?” diyecek olursan ağzına bir tane geçiririm görürsün elime ne geçtiğini.

Paranoyaklık. Bütün gün yaptığım düşünce eylemi. Sürekli düşüncelerimin aslında yanlış olduğunu varsayıp daha sağlamlarını oluşturmak için kendi beynimi pişirip yemek. Ve beynimin bitmediği gibi benim de asla doymamam. Lanetlendim. Sağ elimdeki damgadan anlamıyor musun bunu? Lanetliyim ben. Görüp görebileceğin en sahte ışık benim. Işık zamansızdır. Gerçeklik gereksiz. Karalama kampanyama ilk imzayı ben attım. Karalama kampanyamı başlatan da benken.

İyi şeyler istedim. Sorun istemekti. Hep böyle başlar sorunlar. Bir ses sana bir şeyi istemen gerektiğini söyler. İçinden kendisiyle konuştuğunu sanan andavallara en azından-kedisiyle konuştuğunu sanması bile daha mantıklı benim nezdimde-. İstemek büyük bir sorundur. Omuzlarına sorumluluklar yükleyip durursun gerek kendin için gerek başkaları.

Sonra başaramadıkça ağırlaşır yüklerin. Başaramadıkça başarmayı tek seçenek sanmaya başlarsın, denedikçe başarmaya yaklaştığını. Kendini kandırırsın, inancın yitmeye başladıysa seni kandıracak başkalarına devredersin bu ulu misyonu. Yürürsün de yürürsün bir yere varabilecekmiş gibi.

Denersin de denersin olacakmış gibi. Olacakmış gibi dediğime bakma, bazen oluyor. Ama at gözlüklerini çıkartıp kendine dönüp “Gerçekten istediğim bu muydu?” sorusuyla bütün kutsallıkları düşürebilirsin.

Başarısızlık da başarılabilir di’ mi? Kelimeler prangalardır bazen. Sence lisanlar olmasa düşünce mekanizmamız nasıl işlerdi?

Kaldırıp atmak istiyorum bu düşünceleri. Etrafımı sarıyorlar sürekli, ayağıma dolanıp duruyorlar.

İsteklerim azami düzeydedir, gerçekleşebilecek türdendir, inan bana. Olur mu dersin?

Bak yine bir şeyler istemişim, hadi başlasın bütün sorunlar.

Merhaba sorunlar,
Sizleri yadırgamamam, irdelememem, önem vermemem; moralinizi bozuyor mu?
Hakkınızı veremediğimi düşünüyor musunuz?
Size harcayacağım enerjimi, bi’ yanıt bulamayacağım sorulara harcadığım için endişeleniyor musunuz benim için?
Görüşürüz sorunlar. Gördüğünüz gibi cidden pek önem vermiyorum sizlere.

Ben evrildikçe/değiştikçe diğer hiçbir şeyin değişmemesine sinirliydim aslında.

“Değişen hiçbir şey yok. Her şey değişirken.” Sonraları yine aklıma bir şeyler geldi. Alış buna aklım sonradan gelir. Zamanla iyi anlaşacak değilim, sürekli aleyhime işlerken özellikle. Değişim sürekli değiştiği için kavramsal olarak değişmeyen bir şeydir. Aynı kabul edilir. Galiba kabul edilebilir düzeyde değiştiğim için diğer her şey aynı kalmakta. Kabul edilebilir düzeyi geçersem eğer olacakları merak etmeye başladım. Belki de her şey değişiyordur, ben aynı kaldığımdan kendimi değişiyor sanıyorumdur. Pek de merak edemedim şimdi.

Merak hakkında atıp tutmayacağım, iyidir merak.

Söylenmelerime de takılma zaten. Vücudumdan ayrılıp kendime dışarıdan baktığımda her şey yolunda giderken hayıflanan bir manyak görüyorum bende. İşin içine tekrar girdiğimde kan görüyorum vahşet görüyorum ama çıkış anahtarı sol cebimde. İstediğim zaman terk edebilirim bu diyarı. Ezilmeye alışmışlık benimkisi, kendi düşüncelerim tarafından. Başka bir şey tarafından ezilebilecek bir mekanda değilim artık. Burası sadece benim. Bir bok anlaşılmasa bile anlayabileceğim her şeyi burada bırakırım. Anlaşılsın diye değil, hiç olmadı ne yazık ki.

Anlaşılmak isteği kendinde bir haklılık payı olduğunu kendine kanıtlamak istemekten gelir. Ama benim gibi nasıl yaptığını bilmediğin bir şekilde insanların görüşlerini önemsemiyorsan, haklı haksız da umurunda değilse, vitesi arttıralım haksız olduğumu biliyorsam bile anlaşılma isteği duyacak değilim.

Asıl korkulması gereken anlaşılmak olmalı. Ben denemedim aranızda deneyen ve başaran varsa bu travmasını kendine saklasın lütfen. Boş hikayelere daha fazla zaman ayıracak değilim, halihazırda bir tanesini düşünce defteri tarzında yazarken.

Haklı olup olmadığın bir şeyi değiştirmez ne yazık ki işin sonunda. Bunu “En belirgin nokta” yazımda kendimce detaylıca anlatmış olmalıyım. Kimseye ulaşmamış olması da galiba cidden anlaşılmamın umurumda olmamasının kanıtı sayılabilir. Biraz kızgınım insanlığa görülebildiği gibi, derdim ama görünen kısımdan çok daha fazla olduğunu biliyorum. Bireysel nedenlerden değil bu kızgınlık. Detaylandırırsam anlaşılma kaygısı mı duyuyorum lan diyerek kendimi sorguya çekmem gerekir o yüzden geçiyorum.

Ve bu kadardı. Yeni bir sığınak yaratmak istemiştim durup düşünebileceğim. Durdum düşündüm şimdi gidiyorum. Asfalt yolda adımlarımı hissedeceğim ve tıpış tıpış buraya döneceğim. Benim olayım bu işte gerçek dünyadan sıyrılıp kaçabileceğim bir yerim olmadığından, kendi kendime sığınaklar yaratabildiğimi keşfettim. Bazen vadi dendi, bazen ses kayıtları, bazen hikayeler, bazen şiir dendi.

Ben ise Evim diyorum. Evim evim güzel cehennemim. Buradan ciğeri beş para etmez Erkan Toprak’a fısıldıyorum Kendisinin Cellatı olan bir sen olamazdın zaten.

Mizahımı anlatmıştım en başlarda. Cezalarım ödül niteliğindedir. İtiraf, kabulleniş, aydınlanma şeklinde. Çektiğim azapta yanıma kar kalır.

Sana bir isim vermek gerekli böyle boşluğa konuşuyormuş gibi oluyor, sana sen diyeceğim.
Sen oyuncaklarımı görmek ister misin?
Bolca vakit bolca deney yapmış olmam seni şaşırtmaz umarım.
İlk oyuncağım elbette benim, herkesin ilk oyuncağı kendisidir.
Diğer oyuncaklarım da benim, böyle deyince garip durmasına aldanma sakın.

Birçok kimlik yaratıp durdum, orijinal halimi unutana dek. Sonra orijinal halimi bulmak için bir sürü yolculuk yaptım ve gördüm neden birçok kimlik yarattığımı. Kabul edebileceğim birisi değildim, belki birileri tarafından havada kapılacak bir insandım ama içten içe kendinden nefret ederken yaşamak hayli abest oluyordu. Kimlikler arasında gezip gelirim ve bazen de kalırım.

Neden alışılagelmiş şekilde ilerlemediğimi bende merak ediyorum ve tek bağlayabildiğim yer kan kaybeder gibi inanç kaybetmem sağ elimde bıçak varken. Sorumlusu bendim. Genelde de böyle olur zaten sorumlu gözünün önündedir sen başka yerde ararken. Bütün katiller cinayet mahalline dönerken ne düşünüyorsa ben de onu düşünerek dönmüş olmalıyım ufak bir farkla, suçlarımı kabullenmeye.

İnancın bir sonu olmadığı gibi şüphelerin de sonu yoktur. İşte bunun garip durmasına aldanabilirsin. Şüpheler nereye kadar ilerliyor sence?
Kendinden mi? Sanmıyorum oraların daha ilerisi olabildiğini gördüm de.

Bütün kutsalların üzerine oturup şüphelerimin tahterevallinin diğer ucunda şaha kalkmasını büyük bir keyifle izleyebilirim. Tam tersini yapıp keyifle izleyebilenler gibi. Ama bu ters de olsa aynı şeyi yapmak olurdu, o yüzden bu defolu aleti uzaktan izlemeyi seçtim. Hem kusurlu alet, bir tarafı kendi kendine de şaha kaldırırken neden silinmiş parmak izlerimle yardakçı olayım ki? Sahi neden dengede kalamıyor bu makine bir türlü. Neyse bu insanlığın problemi benim değil.

 

İnsanlarla pek alakam kaldığını düşünmüyorum. Aralarına karışabiliyorum elbette ama günün sonunda tek başıma kalmak için her şeyi yaparım. İsteklerimiz bakış açılarımız her şeyimiz çok farklı. Peşlerinden koştukları her şey bana göre parıltılarla süslenmiş bir hediye paketinden farksız, bok da çıkabilir yani. Ki çıkacaktır ama ne olduklarını anlamaları çok uzun zamanlarını alacaktır, zamanlarını söke söke alacaktır hem de. Ellerinde bir şeyleri kalmayana dek. Benim ayrıldığım yer ise bu ellerimin bomboş olduğunu ve hep böyle kalacağını biliyorum. Oltanın ucundaki yemin peşinden gidip yakalayamayacağımı bildiğimden yerimden kalkmayı bile gerçekleştirmiyorum. Dönüp dolaşıp avuçlarıma gelirse eğer sıkıp parçalayacağımdır. Bir daha etrafımda dolanmaması için, odağımı bozmaması için. Yerinden kalkıp yemin peşinden koşmadığım için bolca zamanım var görülebildiği gibi. Yetişebilirim uzandığım her şeye, uçabilirim, kaçabilirim sınırlara. Beni bağlı tutan bir şey olmadığı sürece elbette. “Akıntının tersine yüzmek yerine; akıntıya kapıldım gidiyorum şelalelerden akmaya, uçurumlardan düşmeye, balıklarla yüzmeye.” demek isterdim ama öyle bile değil. Akıntıyla aynı yönde çapraz yüzdüm, çıktım karaya. İzliyorum akıntıya kapılanların kendini akıllı sanmasını. İzliyorum akıntıya karşı yüzenlerin vazgeçme anlarını. Sadelikten yana olmak birçok duygudan daha kutsal olmalı.