Şehir ve Felsefe

sehir-ve-felsefe

DÜŞÜNÜRLERİN ŞEHİR İLGİSİ

Her tür insan düşünceleri ve edimleri esasında hayatta kalmak ve hayattayken de iyi ve mutlu bir yaşam sürmek üzerine inşa edilir. İnsanın doğal halinin, yani kültürleşme öncesi doğayla iç içe olduğu saf halinin nitelikleri hâlâ muammasını koruyor olsa da düşünürler bununla yetinmemiş ve insanın kültürleşme öncesi doğal hali üzerine fikirler üretmişlerdir. Fikirlerin öznelliği veya ayrışması bir yana, düşünürler birlikte yaşamanın imkanına dair teorilerini hep bu fikirler üzerinden kurmuşlardır. Örneğin Rousseau’ya göre kültür öncesi dönemde insan en mükemmel halindeyken, Hobbes’a göre kültür öncesi dönemde insan insanın kurdudur, bencildir ve her zaman kendi çıkarının peşindedir. Buradan hareketle Rousseau kültür üretildikçe doğadan uzaklaştığımıza, doğadan uzaklaşmanın bir bozulma olduğuna ve bunu engellemek için de doğaya geri dönmemiz gerektiğine ulaşır. Hobbes ise kültür üretildikçe doğadan uzaklaştığımıza fakat doğadan uzaklaşmamızın bizim için iyi olduğuna, çünkü kültürleşme öncesi doğal durumda herkesin herkesle savaş içerisinde olduğuna ulaşır. Her iki düşünürün temel aldığı dayanakların farklılığı kadar, yöntemlerinde de farklılık vardır.

Felsefe, bilim, sanat, zanaat, vb. her çeşit uğraşın temel amacı hayatta kalmak (Hobbes çaba, Spinoza conatus kavramı ile açıklar) ve hayattayken de iyi ve mutlu bir yaşam sürmektir demiştim. Peki, iyi ve mutlu bir yaşam gerçekten mümkün müdür? Düşünürlere göre tam olmasa da en azından en az kötü diyebileceğimiz bir yaşam mümkündür fakat ironi şuradadır: Her düşünürün iyi ve mutlu bir yaşamın tesisi için oluşturduğu teori kendine göredir. Bir başka deyişle, iyi ve mutlu bir yaşam için herkesin teorisi kendinedir. İyiliğin ve mutluluğun üzerinde bile henüz genel bir fikir birliğine (konsensüs) varılamamışken, iyi ve mutlu bir yaşam için yaşanılabilir bir habitat mümkün değildir. Yine de, düşünürler teorilerini varsaydıkları bir evrensel hakikat veya evrensellik üzerine kurarlar ve teoriler, okuyucunun birtakım sorularına cevap verebilir ve terapi ihtiyacını karşılayabilir.

İyi ve mutlu bir yaşam arayışında olan düşünürler, böyle bir yaşamın tesis edilmesi için iyi ve adil düzenlenmiş bir toplumun/şehrin/devletin gerekliliği konusunda neredeyse hemfikirlerdir.  Çünkü insanın doğal halinin bencil olduğunu kabul etsek bile bencil olmak için bile en nihayetinde bir toplum gereklidir. Bencillik ötekilerden üstün olmak isteği üzerine kuruludur. Toplumun insan üzerindeki etkisinin mahiyetini bir yana bırakırsak, insanın var olmak, var kalmak, var kaldığı sürece iyi ve mutlu yaşamak için (en azından gereksinimlerin karşılanması hususunda) örgütlenmeye muhtaç olduğu noktasında anlaşabiliriz sanırım. Örgütlenmenin en küçüğü iki kişi arasındadır (Ece Ayhan Mor Külhani şiirinde “Aşk örgütlenmektir bir düşünün abiler” derken bunu mu kastetti acaba?) ve örgütlenmek, şehir ve devlet kurmaya kadar büyüyebilir. Bu yazıda kullandığım şehir kavramı, her tür örgütlenme biçimini kapsayan tümel bir anlamı işaret etmektedir.

FELSEFENİN FARKLI DİSİPLİNLERİNDE ŞEHİR TASAVVURU

Düşünürler bir örgütlenme biçimi olan şehrin neden ve nasıl kurulduğu, varlığının teminatı, devamlılığının nasıl sağlanacağı, diğer şehirlerle ilişkisinin nasıl olması gerektiği, şehirdeki yöneten – yönetilen arasındaki ilişkinin nasıl bir ilişki olduğu ve yönetenlerin yönetilenlerin yaşamına nasıl ve ne şekilde müdahalelerde bulunabileceği, yönetenlerin nasıl seçileceği veya nasıl egemen olacakları, vatandaşlar arasındaki hiyerarşinin, hak ve özgürlüklerin dağılımının ne şekilde olduğu veya olması gerektiği, otoritenin kaynağını nereden alacağı gibi pek çok konuda fikir ileri sürmüşlerdir. İleri sürdükleri fikirler, felsefenin farklı disiplinlerinle farklı şekillerde tartışılmıştır. Örneğin toplumsal iyinin ne olduğu ve nasıl inşa edileceği meselesi siyaset felsefesinin bir konusudur. Fakat toplumsal iyinin ne olduğunu ve nasıl inşa edileceğini sistemli bir şekilde ortaya koymak isteyen düşünür, öncelikle iyinin ne olduğunu araştırmalıdır, ki bu araştırma da ahlak felsefesinin bir konusudur. Otoritenin kaynağını nereden alacağına dair inceleme metafizik ve teolojinin, insanları örgütlenerek toplum oluşturmaya iten nedenlerin incelenmesi ruh-bilimin, toplum içindeki ekonomik dağılım nasıl yapılacağı ev ekonomisinin (modern dönemde iktisat) konuları arasındadır. Görüldüğü üzere felsefe alanındaki her disiplin birbirleriyle bağlantılıdır ve bir arada bir bütünsellik oluştururlar. Düşünürler kuram oluştururken çelişkiye düşmekten kaçınırlar ve kaçınmalıdırlar da. Örneğin Platon’un idealar kuramı, Platon’un metafiziğiyle, varlık bilimiyle, kozmolojisiyle, kozmogonisiyle, ahlak ve siyaset felsefesiyle, ruh bilimiyle çelişmez; bütünlük oluşturur.

Şeylerin birbirleriyle bağlantıları ve bütünlükçü yapıları göz önünde bulundurulduğunda, bilim ve felsefe alanındaki yeni teorilerin salt teoriyi ortaya atanın zihin tarafından değil, etkileşimde bulunduğu zaman ve mekândan ortaya çıktığı düşünülebilir. Çünkü bazı dönemlerde bazı şehirler (Atina, Bağdat, Viyana, vb.) sanki kendinden düşünür veya düşünce çıkarmaya zorluyor gibidir. Yine de meselenin muamması hâlâ varlığını korumaktadır.