Varoluşçuluk Bireyi Toplum İçinde Edilgin Olmaya Mı Sürükler?

Varoluşçuluk Bireyi Toplum İçinde Edilgin Olmaya Mı Sürükler

Öz: Varoluşçuluk farklı çevrelerce (çoğunlukla ideolojik çevrelerce) eleştiri yağmuruna tutulan bir akımdır. Birçok farklı eleştiriler olsa da bu çalışmada konunun bağlamı için uygun gördüğüm şu eleştiri üzerinde duracağım: “Varoluşçuluk, olgulara karşı toplumsal tepkiyi soğurarak bireyi bireyci bir umuda ve çıkış yoluna sürükler.” Varoluşçuluğun bireyi öne çıkardığı su götürmezdir ancak varoluşçuluk gerçekten bireyi olgulara karşı toplumsal tepki göstermekten alıkoyar mı? Çalışma süresince Jean Paul Sartre ve Albert Camus üzerinden varoluşçuluğun bireyi olgulara karşı toplumsal tepki göstermekten alıkoymadığını ve bilakis bireyi kendi yaşamının erki kılmak konusunda “etkin” bir rol verdiğini temellendirme girişimi içerisinde olacağım. Son olaraksa varoluşçuluğun günümüz problemlerine nasıl bir çözüm önerisi getirebileceği ve getirebildiği çözümlerin mahiyeti üzerinde duracağım.
Anahtar Kelimeler: Varoluşçuluk, Birey, Özgürlük, Toplumsal İlişkiler.

Giriş: Yirminci Yüzyıl İdeoloji Savaşları Çağında Varoluşçuluğun İmkanı
Aydınlanmanın akılcı düsturunun ve düsturun beraberinde getirdiği ilerlemecilik, mutluluk ve refah inancının yerle bir olduğu bir yüzyıldır yirminci yüzyıl. Yirminci yüzyıldan önceki dönemlerde de her ne kadar kan, savaş ve vahşet olsa da, insanlığın zalimliği hiçbir zaman bu kadar açık ve temelsiz görülmemiştir. Birinci Dünya Savaşı, Auschwitz soykırım kampları, İkinci Dünya Savaşı, Hiroşima ve Nagazaki’ye atılan atom bombaları, soykırımlar, savaşlar… Bazı ilkeli filozoflar bu hezeyanın hangi sebeplerle ortaya çıktığını araştırdı. Bazıları cevabı serbest pazar ekonomisinde, bazıları emperyalizmde, bazıları milliyetçilik ve ırkçılıkta, bazıları da devlet kavramına yüklenilen anlamda buldu sorunu. Sorun her ne olursa olsun, insanlığın yirminci yüzyılla birlikte bir kopuş yaşadığı ve asla yirminci yüzyıl öncesi dönemlerdeki gibi bir yaşama tekrar dönemeyeceği açıktır.

İkinci Dünya Savaşı sonrasında yeni bir döneme, Soğuk Savaş dönemine girilir. Bu dönemde dünyada iki büyük güç tarafında kutuplaşma vardır: ABD – SSCB. Bu dönemde SSCB, gizli örgütü NKVD ile titiz bir şekilde yürüttüğü eylemler neticesiyle kendini dünyaya kapatmıştır. O dönemde SSCB sınırı içerisinde ne olup bittiği dünya tarafından pek bilinmemekte ve konuşulmamaktadır. Bu sebeple sınır içerisindeki zulüm, vahşet, toplama kamplarındaki insanlık dışı muamele, işkenceler ve infazlar ancak bir süre sonra ortaya çıkmıştır. Ekim Devrimiyle birlikte “Savaşa Hayır” sloganıyla iktidarı ele geçiren Bolşevikler ve özelde Lenin, devrimden sonra, devrimden önce devrimi hazırlayan özgürlük ortamını yerle bir etmiş ve yerine faşistlerden de daha faşist bir diktatörlük getirmiştir. Lenin’in ardından Stalin başa geçer ve bu diktatör uygulamalar sürekli devam eder. Stalin’in ölümünün hemen ardından ise ayaklanmalar çıkar ve komünizm günden güne kan kaybetmeye başlar.

İkinci Dünya Savaşının ertesinde soğuk savaş dönemi başlar ancak dönemin başlangıcında yeni bir umut ufukta görünmektedir: Özgürlük. Bu dönemde prangalar gevşetilmiş ve yeni bir yapılanma yoluna gidilmiştir. Örneğin izafiyet teorisi, kuantum, belirsiz ilkesi, Darwinci evrim kuramının toplum bilimlerinde uygulanışı, fizyoloji ve nöroloji alanlarındaki yeni çalışmalar, Pasteur’ün çalışmalarıyla birlikte modern tıbbın yükselişi, Mendel’in çalışmalarıyla birlikte genetik ve kalıtım alanındaki yeni bulgular, etnoloji alanındaki çalışmalarla birlikte Avrupa medeniyetinin üstünlüğünün ancak sözde bir üstünlük olduğu ve gerçekte bir karşılığı olmadığı vb. Ufukta görünen özgürlük ve birey olma umudunun en önde gelen temsilcileri ise varoluşçuluk akımı etkisindeki filozof ve yazarlardır.

Jean Paul Sartre: Varlık Etkisinde Bulantı Veya Bunaltı
“Başlangıçta hiçbir şey bilmiyordunuz, inanırım; sonra şüphelendiniz. Şimdi her şeyi biliyorsunuz ama hâlâ susuyorsunuz…” [Sartre’dan alıntılayan: (Zileli, 2021)]

Temelsiz ve çırılçıplak bir halde, hem de nedensizce fırlatıldığımız bu dünyaya karşı tavrımız ne olmalıdır? Sorunun kendi içinde bile bir tavır var. Çünkü koşullar ne olursa olsun insanın tavır alma / seçme özgürlüğü vardır ve insan buna mahkumdur. Varoluşun özden önce geldiği, yani insanın kendini kurduğu ve kurmak zorunda olduğu bir dünyada olanaklar sonsuzdur; her şey mümkündür. Olanakların sonsuzluğu insanda korku, tiksinti, bulantı gibi duyguların uyanmasına sebep olabilir ancak bir yandan ferahlatıcıdır da. Hiçbir şeyin kalıcı ve zorunlu olmadığı, her şeyin mümkün olduğu anlayışının böyle ikircikli bir tarafı olması beklenilesidir ve varoluşçuluk da bu ikirciklikten nasibini almıştır.

Sartre’ın ünlü “cehennem başkalarıdır” sözüyle ne kastetmek istediğine değinmek istiyorum. Birey özgürlüğünü yadsıdığı andan itibaren ancak başkaları onun için bir cehennem haline gelebilir. Kendi yaşamının mimari ve efendisi haline gelmiş bir birey için başkaları cehennem olmaktan çıkar. Çünkü başkalarının tercihlerine hapsolmuş değildir, her zaman bir umut vardır iyiye dair. Bu noktada bireyin sorması gereken soru şudur: Başkaları benim için neden cehennem? Ben ne yaptım da başkaları benim için bir cehennem haline geldi? Buna nasıl izin verdim? Sartre bu tür sorularla bireyi sorumluluk almaya davet etmektedir. Çünkü aksi halde başkaları onun için hep cehennem olarak kalacaktır.

Albert Camus: Otoriter, Baskıcı Devlete Karşı Başkaldıran Birey
“Toptancı ideolojiler çağındayız. Bu ideolojiler, kendilerine, dar kafalarına, budalaca mantıklarına o kadar güveniyorlar ki, dünyanın esenliğini yalnız kendilerinin başa geçmesine ve başkalarının boyun eğmesine bağlı görüyorlar. Oysa bir insana ya da herhangi bir şeye boyun eğdirmeyi istemek, onun kısır, sessiz, hatta ölü olmasını istemek demektir.” [A. Camus’den alıntılayan: (Zileli, Stalin’in Hayaleti, 2021, s. 70)]

“Camus’nün başlıca politik amacı, devletin keyfi güç kullanımıyla mücadele etmek ve inançları yüzünden cezaya çarptırılan tüm bireyleri savunmaktır. (Zileli, Stalin’in Hayaleti, 2021, s. 74)”

Etrafının yapay bağlantısallıklarla çevrili olduğunu idrak eden birinin ilk hisleri alakasızlık, yabancılık ve melankolidir çoğunlukla. Hem kendine hem çevreye olan alakasızlık ve yabancılığın tetiklediği “birisi” kendini depresyonun, umutsuzluğun ve hatta intiharın sınırlarında bulur. Eğer bu durumdayken “birisi” birey olmayı başarmışsa ve bireyliğini koruyabilmişse (ki birey olabilenler genellikle uçlarda yaşayanlar; yani en umutlular ve en umutsuzlardır) yeni ufuklar görecektir. Çünkü şöyle düşünür: eğer içinde bulunduğum bu çevre yapaysa her an değiştirilebilir, buna esir olmak zorunda değilim. Birey, içinde umut barındıran bu düşünceden sonra ancak mutlu olabilir, mutluluğu kazanabilir. Depresyon olarak adlandırılan duygu durumu da umutsuzluktan başka nedir ki zaten?

Bu değişimi en püf noktasından yakalayan yazarlardan biri Albert Camus’dür. Yazarın Mutlu Ölüm yapıtındaki anti-kahraman yaşamının ilk evrelerini çalışmakla/kölelikle tüketen, hem kendine hem çevresine yabancı, âdeta hissizleşmiş, yoksulluğun kabullenilmesinin zararlarının farkında, alışkanlıkları arasında buharlaşan ve silikleşen, özgürlük ve bağımsızlık kaygısı hisseden (umutla yaşamaya ancak bu kaygıyı hissedenler sahiptir) ve hep bir başkaldırı durumunda olan fakat yine de sabretmeyi deneyen mutsuz biridir. Bir gün yaşamını kazanmak ve yaşamının efendisi olmak için bir fırsat geçer eline, bittabi bu fırsatı değerlendirir. Zaman zaman ölmek cesaretinden daha da güç olan yaşamak cesaretini gösteren Mersault, tiksindiği dünyadan ve yaşam biçiminden bilinçli bir mutluluk istenciyle sıyrılır ve sıyrıldığında geçmişte bir tozu bile kalmasın ister. Yaşamın özü acıda, acının özü ise absürtlüktedir. Bu absürtlük insanın çemberine öyle bir saldırır ki, insan ister istemez bazen etrafa yabancılaşır ve hüzünlenir. Böyle anlarda yapılması gerekeni, Albert Camus yaşamaya cesaret göstermekte bulmuştur: “Öyle bir gün geliyor ki, insan olması gerektiği yerde olmak istiyor. Ama kimi kez yaşamak için, intihar etmekten daha çok cesaret gerekiyor. (Camus, 2016)”
 
Neden Varoluşçuluk?
Varoluşçuluğun benim için neden önemli olduğu konusuna değineceğim. Varoluşçuluğun kendime önemli bulduğum kısımlarını şöyle kısaca sıralayabilirim: a) insanın irrasyonel tarafını da göz önünde bulundurmaları, b) bireye ve özgürlüğe verdikleri önem, c) yaşamda etkin bir role ve mücadeleye teşvik etmeleri, ç) yaşamı yaşamın içindeyken güzelleştirme istekleri, d) birey ve “ötekiler” arasındaki çatışmanın doğru tespiti, e) pozisyon itibariyle dogmaları alaşağı etmeleri, f) insanın değerini insana teslim etmeleri ve bunu yaparken doğaya ve doğallığa karşı bilinçli veya bilinçsiz bir “sorumluluk” hissinde olmaları ve son olarak da (en önemlisini en sona sakladım), g) yaşamlarının efendisi olmanın verdiği sevinç ve coşkunluğu taşımaları. Evet, sanıldığının aksine varoluşçuluk pesimist bir perspektif asla sunmaz. Onların yalnızlığa ve doğayla iç içeliğe yaptıkları vurgu, pesimist bir yaşamın yüceltilmesi değildir, bu vurguları yaparken asıl yücelttikleri yaşamdır. Ancak bunu söyledim diye varoluşçuluğun toplumdan oldukça uzak olduğu da sanılmasın. Aksine içerisinde büyük bir toplum düşüncesini de barındırır. Eğer varoluşçuların eserlerine ve yaşamlarına bakarsanız ne kadar toplumdan yana olduklarını, muhalifliklerini görürsünüz. Mutluluk zaten politik bir meseleyken onlar nasıl politikadan ve dolayısıyla toplumdan bağımsız olabilir?

Sonuç: Varoluşçuluk Günümüzde Ne Anlam İfade Etmektedir, Mahiyeti Nedir?
İdeolojiler varlıklarını günümüze dek sürdüregelseler de günümüzdeki en yaygın, en güçlü ideoloji olarak kapitalizmi ve neo-liberalizmi gösterebiliriz. Bu ideolojilerin günümüzdeki mahiyetlerine uzunca değinmek çalışma kapsamı dışında olacağı için Alain Caille’den Ulus Baker çevirisiyle bir alıntı vermekle yetineceğim: “Hiç kuşku yok ki, ona karşı mücadele edilmelidir – çünkü kapitalizm insanlar arasındaki ilişkileri şeylerle ilişkiye boyun eğdirerek, geçtiği her yerde, toplumların kaderleri üzerinde sağlamak istedikleri kollektif hâkimiyeti ve özgürlüklerini garantileyen bütün toplumsal, kültürel ve siyasal biçimleri yıkıma uğratmaktadır. Bir tek kendi dinamiğiyle işlemeye bırakıldığında kapitalizm sürekli bir devrimden başka bir şey yapmamakta, herkesin maddi ve sembolik varoluş koşullarını yıkıma uğratmakta ve herkesi kişisizleşmiş bir kuvvet baskını karşısında silahsız, sessiz ve dayanıksız bırakmaktadır. (Caille, 1997)”

Yirminci yüzyılda vahşetten kurtulanları dinleyecek kulak yoktu, ki onlar da yaşadıkları vahşetleri pek dillendirmedi. Yüzyılımızda ise yapılması gereken; vahşeti açıkça konuşmak, ona karşı çözüm yolları aramak, bulmak ve vahşetin önüne geçmektir. Bombalarla ve savaşlarla, kolluk kuvvetleriyle ve hapishane sistemleriyle oluşturulan denetim toplumunun eksiklikleri etik ve politikada bir atılım olmadan; devlet, millet, ırk, sömürge gibi kavramsal kategoriler yeniden değerlendirilmeden giderilemeyecek. Bu hususta aydınlara büyük iş düşmektedir. Aydınlar toplumu bitimsizce oluşturan, değiştiren kimselerdir ancak bu oluşum ve değişimi yapacak olan aydınların kimlerden oluştuğu ve oluşacağı muallaktır. Akademisyenler mi, yazarlar mı, sanatçılar mı, siyasetçiler mi? Bu kesimlerden birini öne çıkaramayız çünkü zaten her kesimde gerçekten nitelikli olan üç-beş kişiden fazlası değil. Huzur kapısının entelektüel kuşkuculukta mıdır o halde? Şayet entelektüel kuşkuculuktan olgulara mümkün olduğunca önyargısız yaklaşmayı, farklılıkların da olabileceğini ve bunların normal olduğunu düşünmeyi, kuşkuyu bir ileriye taşıyarak vahşete vahşet diyebilmeyi ve onun karşısında durabilmeyi anlıyorsak, o zaman entelektüel kuşkuculuğun bir huzur kapısı olabileceği ihtimaline tutunabilirim.

Kaynakça

Caille, A. (1997). Piyasa ve Kapitalizm: Hep Aynı Kavga. Birikim Dergisi(104).
Camus, A. (2016). Mutlu Ölüm. İstanbul: Can Yayınları.
Zileli, G. (2021). Giriş: Neden Sartre? G. Zileli içinde, Sartre İkilemi (s. 12). İstanbul: Fol Kitap .
Zileli, G. (2021). Stalin’in Hayaleti. G. Zileli içinde, Sartre İkilemi (s. 70). İstanbul: Fol Kitap.