Agamben ve Badiou Bağlamında Çağdaş Dönemde Felsefenin Arkeolojisi

Agamben ve Badiou Bağlamında Çağdaş Dönemde Felsefenin Arkeolojisi

Giriş
Gerek Agamben gerekse Badiou, felsefeyi içinde bulunduğu krizden çıkarmak amacıyla felsefenin kökenine inilmesi gerektiği hususunda hemfikirdir ve her ikisi de fikirlerini serimlemeden önce fikirlerinin omurgası olarak Foucault’yu temel almışlardır. Bu nedenle Agamben ve Badiou’nun felsefenin arkeolojisine dair fikirlerine geçmeden önce Foucault’nun konuya dair fikirlerine, ondan önce de Agamben ve Badiou’nun neden felsefeyi bir kriz durumunda gördüğüne değineceğim.

1. Felsefenin Krizi
A) Agamben’in çağdaş felsefeye dair durum tespiti
Agamben’e göre çağdaş dönemde felsefe özellikle edebiyatla sıkı ilişkiler içerisinde olmuş, ona epey yaklaşmıştır ve çağdaş dönemde artık klasik felsefeye uygun felsefe yapılmamaktadır. Agamben bu uygunsuzluk, daha doğru bir deyişle kimliksizlik krizinden felsefeyi kurtarmak için felsefenin neliğine dair bir soruşturmayı, soruşturma içinse felsefenin kökenine inilmesini gerekli görmüştür.

B) Badiou’nun çağdaş felsefeye dair durum tespiti
Badiou hakikatin dört koşulundan bahseder: şiir, politik icat veya kısaca politika, matematik ve aşk. Bu dört koşul felsefenin inşası için zorunluluk arz eder ancak felsefe ve koşullar arasında her zaman bir uyumluluk görülememektedir. Şayet felsefe kendi işlevlerini ve görevlerini dört olanaktan birine devrederse veya daha doğru bir deyişle kanalize ederse felsefenin kısıtlanacağını ve özgürlük alanını kaybedeceğini söyleyen Badiou, dört koşul ve felsefe arasında birlikte-olanaklılık imkanına işaret eder. Aksi halde felsefe kısıtlanacak, özgürlük alanını kaybedecek, araçsallaşacaktır ve bu nedenle tek bir ideolojinin borazanlığını yapmaktan öteye gidemeyecektir. Bu durumduysa felsefenin krizi başlar ve krizden çıkmak için felsefenin kökenine inmek gereklidir.

2. Foucault ve Felsefenin Arkeolojisi
Foucault düşünce tarihi üzerine düşünürken süreklilik-süreksizlik üzerine diyalektik yöntemi uygulamıştır ve amacı da düşünce tarihindeki süreksizliklerin varlığına parmak basmaktır. Foucault’nun terminolojinde süreksizlik kavramının anlamı, bir kültürün bir zamanda düşünce pratiğini terk ederek başka biçimde düşünmeye başlaması olgusudur. Foucault düşünce tarihindeki süreksizlikleri somutlaştırmak için delilik, hapishane ve cinsellik kavramları üzerine tarihsel seyir içinde değişen düşünce pratiklerini örnek gösterir. Peki tarihsel süreklilik fikrinin ortadan kalkması için ne yapılabilir? Foucault’nun bu soruya cevabı gelenek, etkileşim, evrim, gelişim, vb. kavramların terk edilmesi gerektiği yönündedir. Çünkü hakikatin kaynağına veya bizzat hakikate ulaşmak için öncelik tarihsel olguların geçmişe uzanan izlerini sürmek değil, olguların içinde bulunduğu zamanı, zamanın koşullarını incelemek olmalıdır. Böylelikle tarihe yeni bir misyon yükler Foucault: Gelenek ve iz sürmekten ziyade, mevzubahis dönemin içindeki kopuklukları, sınırları, iniş-çıkışları, dengeleri, eşikleri, ezcümle süreksizlikleri yeniden gözden geçirmek ve arkeolojik bir çözümlemeye tabi tutmak. Görüldüğü üzere Foucault düşünce tarihine dair ilerlemeci ve lineer anlayışı reddederek tarihsel dönemler arasındaki dönüşümlere, kırılmalara ve süreksizliklere dikkat kesilir.

3.A) Agamben ve felsefenin arkeolojisi
Agamben Foucault’nun aksine tarih ve tarih-öncesinin birbirlerinden ayrılan ve birbirlerini tamamlayan yönleri olduğunu söyler. Bu nedenle Foucault gibi geleneği bir kenara koymak yerine onunla hesaplaşılması gerektiğini çünkü bu hesaplaşma yoluyla geçmişe doğru geri gidişin imkanının açılacağını savunur. Böylece Agamben’in açtığı yolda arkeoloji yeni bir misyon edinir: Gelecekteki geçmişi içerecek biçimde, tarihsel akışın seyrinin tersi yönünde ilerlemek, kronolojiye uygun hareket etmemek, rüzgarın tersine yelken açmak ve nihayet kökene dair yapısökümcü bir incelemede bulunarak kavramları ve olguları yapısöküme uğratmak.

3.B) Badiou ve felsefenin arkeolojisi
Üst kısımlarda açıkça belirtmesem de örtük olarak görülecektir ki Foucault düşünce tarihine dair nominalist bir tutum içerisindedir ve odak noktası düzenliliklerden ve çoğulluklardan ziyade; düzensizlikler ve tekilliklerdir. Badiou Foucault’yu bu tutumundan dolayı eleştirir. Ona göre nominalist tutum çerçeve itibariyle zaten kendini sınırlamış durumdadır ve bu nedenle çağdaş sorunlara, özellikle siyasi ve politik sorunlara dair güçlü bir ışık olmaktan çok uzaktır, üstelik pratik alan için de pek sınırlı kalmıştır.