Amour Propre, Die Welle ve Otokrasi Hakkında Sonsöz

Amour Propre, Die Welle ve Otokrasi Hakkında Sonsöz
Cenevre'deki Jean-Jacques Rousseau Heykeli

Kant felsefesinde kritik, insan zihninin otoritesine ve sınırlarına dair öz-bilinçli bir sorgulama demektir. Ben ise J. J. Rousseau’nun amour propre kavramı üzerinden Dennis Gansel’in Die Welle filmini kritik altına alırken, insan zihninin otoritesinden ve sınırlarından ziyade, insan ilişkilerinde açığa çıkan otoriteye, otoritenin sınırlarına ve otoritenin birey üzerindeki etkisine odaklandım.

Die Welle filmi, otokrat bir rejimin hangi şartlar altında ve nasıl kurulabileceğini, nasıl yaygınlaşabileceğini ve rejimin olası tehlikelerini göstermesi bakımından değerli bir çalışmadır. Ancak tüm bu kısımlarının yanında, benim için filmi mühim kılan asıl kısım; rejimin ve dolayısıyla kitlenin birey üzerindeki etkisini serimlemesiyle birlikte, bireyin otokrat bir rejime sempati duymasının imkanı ve bireyin hangi şartlar altında otokrat bir rejime sempati besleyebileceğini de göstermesiydi. Bireyin otokrat bir rejime sempati beslemesi tehlikesi, günümüzde demokrasi örtüsünün altında yeşerip gün yüzüne çıkabilecek otokrasi ve faşizm rejimlerinin olabileceğinin bir göstergesidir.

Bireyin birey olmaklıktan çıkıp otokrat bir rejime sempatiyle dahil olmasının altındaki asıl sebebi irdelediğimizde, J. J. Rousseau’nun amour propre kavramıyla karşılaşırız. Uygarlığa geçişle ortaya çıkan amour propre’nin insan ilişkilerini sekteye uğrattığını ve bireyi yabancılaşmaya, narsisizme, hırs ve yozlaşmaya nasıl sürüklediğini gördük. Günümüzdeki bireyler-arası ilişkileri incelemeye aldığımızda, amour propre’nin insanları hâlâ ve hatta o dönemden daha da fazla etkisi altına aldığını söyleyebiliriz.

Peki, amour propre itkisinden kaynaklanan tüm bu olumsuzlardan sıyrılıp bir-arada yaşamanın imkanı var mıdır, varsa nedir?
Rousseau bu soruyu cevapsız bırakmamış ve öneri-tavsiye niteliğinde birtakım açıklamalarda bulunmuştur. Rousseau’ya göre, öncelikle, tüm bu duygulara sebep olan amour propre’nin aç bırakılıp amour de soi’nin beslenmesi gerekmektedir. Ancak bu yapılırsa halk bir-arada ve bir-arada olmasına rağmen kendi bireyliğini koruyabilecektir. Bireyin kendi bireyliğini korumasının anlamı, diğerlerinin gözlerinin vasıtasıyla oluşturduğu sahte ve yapay değerleri(ni) bırakıp kendi değerini kendisinin oluşturması ve muhafaza etmesidir.

Peki, amour de propre’nin aç bırakılıp amour de soi’nin beslenmesinin imkanı var mıdır, varsa nedir?
Rousseau bu soruya da birtakım cevaplar getirmiştir. Rousseau’ya göre, uygar toplumda açığa çıkan eşitsizlik, amour propre duygusunu kamçılamaktadır ve kamçılanan amour propre de eşitsizliği kamçılamaktadır. Amour propre ve eşitsiz arasındaki kazan-kazan ilişkisinin bir sonucu olarak toplumsal yaşamın sekteye uğraması kaçınılmazdır. Amour propre’nin dizginlenmesinin koşulu, yurttaşların arasında herhangi bir eşitsizliğin olmaması ve hepsinin etkin birer yurttaş olmasıdır. Yurttaşların politik süreçte etkin rolde olmaları, güçlerini teslim ettikleri egemen varlığın denetim altında tutulmasını da sağlamaktadır. Yurttaşların, yurttaş ve yönetici arasındaki ortaklık anlaşmasını ve toplumsal sözleşmeyi korumasının önemi, şayet bunlar korunursa, bir-arada yaşama imkanının da doğacak olmasıdır.