Fırlatıyorum yakala

Hayat acıdan ibarettir. Acı çektiğin kadar yaşarsın. Başka bir deyişle yaşadığın kadar acı çekersin.
Hadi burada toplanıp ölüme kötü deyip lanetleyelim, peki yaşama iyi diyecek bir gönüllü çıkacak mı aramızdan?

Bütün bunlara kafa yorma sebebim genetik mirasım değil; soylar süren kazanımlar sonucu oluşan düşünce mekanizmasını defalarda söküp takarak bozmam. Henüz tamamen yok ettiğim söylenemez, bence bu imkânsız. Ama bozduğumu kanıtlayabilirim kendime has yöntemlerle.

Koruyacağın bir şey varsa savunmaya geçersin, evet çok bilmiş saldırı da savunmaya dahildir, geçeyim. İnsanın belirli deneyimler sonucu akıl süzgecinden geçirerek damıttığı deneyimleri tüketerek bir nevi kendini güncellemesi istemsiz bir süreçtir mütemadiyen. Süzgecin kalitesi bu konuda gayet etkindir. Kendiminki pek kaliteli olmasa da zekâ kısmındaki süzgecim gayet iyidir, bir şekilde hallediyorum dengeleyip biraz fazla mesailerle.

Savunmama geçersek eğer gayet basit tutacağım. Asla yapmayacağım şeyler yaptım süregelen yapacaklarımla müşterek.

Bana da ara sıra bu durumun bir şeyi kanıtlamıyor gibi göründüğü oluyor ama kanıtlıyor. Çünkü bir diğer teorime göre bir yanlış bütün doğruları düşürür. Yapılan bir yanlıştan sonra o zamana dek harcanan bütün kaynaklar boşa harcanmıştır. Bu zor yoldan kazanılmış bir deneyim karşı çıkarsan varlığını reddetmemle sonuçlanır.

Neden başarısızlıklarına başarılarından daha çok değer veriyorsun?

Başarılar birisi onları mahvedene dek, başarısızlıklar sonsuza dek sürer.

Yani bu gerçeği kabullendin mi?

Yapabileceğin hiçbir şey olmadığını kabullendin mi?

Pekâlâ, yapabileceğim hiçbir şey olmadığı gerçeğini kabullendim. Şimdi ne yapabilirim?

Başarısızlığı kabullen ve onu geçmişte bırak. Özür dile.

Vay canına. Şu özürler güçlü şeyler. Birinin binadan atlamasına sebep oluyorsun. İki kelime söylüyorsun ve hayatına devam ediyorsun. Hiç adil görünmüyor?

Mesele bu mu? Acı çekmesine sebep oldun. Dünya adil olsaydı senin de eşit derecede acı çekmen mi gerekirdi? Haha, sen tanrı değilsin. Yalnızca hayatına devam etmesi gereken bir başka mahvolmuş insansın. Ondan özür dile. Daha iyi hissetmeni sağla. Böylece sürekli daha iyi hissetmeyi kendine öğretebilirsin.” [1]

Demeye çalıştığım şu: Kendi kendime motivasyonlar türetip, düşünerek yeni teoriler türetip, bütün türetilmiş ve edinilmiş normal şartlarda asla yapmayacaklarım ile olduğum kişiyi yüzde bir bile mutasyona uğratırsam, hatta çok daha küçük boyutlarda bile olsa; edindiğim tek yanlış her şeyi en ufak parçalarına ayırabilir.

Değiştiğini savunan birisi olarak insanların değişebileceğine inancım var mı?

Her ne kadar değişebildiğime tanık olsam da hala değişime inanmayan zalimlerden birisiyim.
Çünkü süreci gördüm, pek akıl işi gibi gelmiyor dönüp bakınca. Bir sürü angarya diye nitelendirilebilecek durumlar yaratıp kendini tanımak ve yönlendirmek gerçekten boşlukta süzülmeyen bir kimsenin yelteneceği bir iş değil. Yeltenmemeli de pişman olmaktan pişman olunabilir.

Son sözlerim aklıma ilk ortaya fırlattığım acı bir varsayımımı destekler nitelikte.
Düşünceler değişir, eylemler değişir, insanlar değişir.
Kendimle çelişmeyi göze alarak bunu doğru buluyorum, beni tutarsız yapmaz bu arada.
İçinde olduğumuz durumlar sürekli şekil değiştirir başka durumlara evrilir. Bugün kabul edilebilir veya tolere edilebilir gelen bir durum yarın katlanılamaz ve buna değmez olarak görülebilir. Etki tepki meselesidir her şey. Tepkiler tepkileri doğurur matruşkalar gibi. Günümüzde bir etkinin kaldığını sanmıyorum. Bu gayet ciddiye alınması gereken bir durumdur şayet zıt bir görüşü benimseyip gelen tepkiler doğrultusunda tekrar zıt görüşün karşısına geçilebilir ve bu defalarca tekrar edebilir.

Kendi değişimimden kastımı da anlatayım zira çok geniş bir perspektiften baktığım bir kavram değil değişim. Benim değişimim duygusal zekamla oynamam ile başladı.
Önceden sahip olduğum duygusal zekâm oldukça yüksekti, olması gereken şekildeydi.
Olduğum insandan memnuniyetsiz olduğum için bunu değiştirme gereği duydum.
İç sesimi bastırmam ile empati, değer ve sevginin farkları, güven gibi kavramlara eğildim ve çalıştım. Kendimden memnun olana dek ilerledim ve oldum. Duygusal zekamı yerle bir ettim kısaca.

Her neyse ne diyorduk: Hayat acıdır, Dostoyevski haklıdır, beyin jimnastiği için gereklidir; acı çekmek temel bir ihtiyaçtır, bir yakıttır.

Bir düşünce sistemi tasarlayarak ilerlediğimi varsaydığım zaman katı kural duvarları oluşturmak istememiştim, her zaman bir esneme payı, en kötü senaryolarda ise vazgeçme payları bırakmıştım. Su bazlı tutkal kullandığımı sanıyordum aslında. Evdeki hesaplar eve bile uymuyor sonuçta.
Hayatın önüme çıkarmaya lütfettikleri pek bu fikrim ile uyuşmadı her nedense.
Sanki mükemmel duvarları inşaat etmişçesine hep aynı kalıpları kullanarak ilerledim çünkü gayet işlevli ve olması gereken şekildelerdi; duvarlar yıkılamaz derecesine gelene kadar tehlikeli bir hal aldığını fark etmemiştim.

Kim olduğumuzu tam olarak seçebildiğimiz fikrine inanmıyorum. Gerçi böyle bir fikir var mıydı emin de değilim. Kim olduğumuzu tanımlayan şeyler hayallerimiz, hedeflerimiz deyip kolaya da kaçmayacağım. Kim olduğumuzu belirleyen şeyler karşımıza çıkanlar oluyor, bizler duruma göre şekil alıyoruz, kediler kadar sıvıyız bu konularda.

Karşısına hep iyi olmayı tercih edebileceği durumlar gelen bir kimse, iyidir. Kötü olmayı tercih edebileceği durumlar gelen bir kimse, kötüdür. Kaba taslak böyle bir şey.
Bu keskin tanımı alıp biraz yontarak gerçeklik kazandıralım şimdi.

Hayat eğer bir fanatik değilsen siyah ve beyaz olmaktan uzaktır, siyah ve beyaz kadar. Bu bir tanım değil öyle gözükse de fazla genelleme içeriyor. Herkesin uzaklıkları farklıdır ve grinin tonlarına sahipliği değişir. Bunları deneyimlediği durumlar şekillendirir. Son dönemde farkı biraz açarak siyaha çok yakın griler ekledim eşsiz koleksiyonuma ve bu fikre yakınlaştım.

Önyargılarım var benim kocaman bir samimiyetle sarıldığım. Şimdilerde gereksiz gelse de fikir duvarlarımdan vardığım sonuç yüksek oranda beni yanıltmadığı için hep kullanmaktan çekinmedim. İnsan okumak bir hobim haline geldi zaman içinde, gözlem yaparak ve dinleyici olarak bu yargıları besledim sürekli. Bazen hastalıklı birinin görebileceği silik detaylardan ayan beyanlar yarattı bu düşünceler. Komplo teorisyeni bir kâhine dönüşmek kaçınılmazdı.
Hayatın garip bir periyodikliği var. Sürekli değişkenleri görebilsen de bir şema çıkartıp formüle dökülmeyecek cinsten. İspatlanması pek mümkün değil gibi görünüyor. Ama kusursuz bir şekilde tasarlandığını ve çalıştığını hissedebiliyorsun.

Günümüze dönersek eğer. O zamanları geride bıraktım. Önyargılarım doğrultusunda en iyi bildiğim şekilde ilerlemek istemiyorum doğrusu. Hem artık konfor alanımda gözlemlenebilecek ve dinleyebilecek bir şey kalmadı, ufak maceralar da beslemeye pek yetmez bu hissiyatı.

Ucu açık ölüm silahlarını rafa kaldırıyorum, insanlar tekrardan değeri kendinden menkul varlıklar benim için. Hem bir risk de ortadan kalkıyor böylece, iyi olduğun bir şeyi kaybetme hissi. Mücevher sanıp taş toplamak veya çamurun içinde altın bulmak bu duvarları yıkar geçer.

Yeni fikrim doğruları tasarlamak yerine yanlışları tasarlamak böylece kutsalların ne zaman düşeceği kararı şahsıma ait olacaktır. Önyargılarım yok, duygusal zekâm kapalı, mantık devre dışı. Ne kadar düşünsem de olacakları hesaplayabilecek bir şey tasarlayamam gibi durduğundan bu bileği öpeceğim. Bu bir pes ediş değil zaman tasarrufu diyerekten gururumu da okşuyorum bak.

Tamamen rastgele bir şekilde olmalı her şey çünkü bir döngünün içinde sıkışmış hissediyorum.
Bu hissi aşmanın yolu yeni rutinler yaratıp, ön isimdeki yeni’yi eskitene dek tüketmek ve böylece ne yapıyorsun? sorusuna gayet tatlı bir şekilde Hiç diyebileceğimdir.

Son olarak mutluluk kavramının anlayabildiğim kısımlarına değineceğim çünkü bu kadar öznel fikirlerin ve bireyselliğin arşa çıktığı bir yazıya yakışan son budur.

Mutluluk; sevgi ve değer gibi ayırılması gereken katmanlı bir kavram benim için. Mutluluk ve huzur.

Huzura eriştiğim kusursuz bir anımı anlatayım.

İsteklerim ve hayallerimi düşünüp kafayı yemek yerine vadinin çok rahat koltuğunda esintili bir günün öğleninde yüzüme vuran güneşle, saçlarımı savuran rüzgarla ve dudaklarımda tüten tütünümle uzanırken erişilebilecek en yüksek huzura eriştim ve bunu unutmamak için istediğim her şeye sahibim diye mırıldandım. Bugün hala her birine sahibim ve böylece mutluluk benim için ulaşılamaz değil.

Mutluluk kısmına gelirsek eğer. Kayan bir yıldız sonucu saniyelik sürede mutlu olmak dediğim için aylarca mutlu olacağım bir anı beklediğim bir dönem var.
Evdeki koltuğumun altında ise mutlu olduğumuz bir an patlatacağız diye aldığımız bir konfeti var pas tutan ve yıllanmış.
Mutlu oldum mu dersen eğer evet oldum. Beklediğim tarzda bir şey değildi hatta not almıştım direkt alıntı yapacağım.

“Bugün kendi kendime sesli konuşurken suçluyum yerine mutluyum dedim.
Mutlu olma dileğimi böyle kullanmış olamam herhalde, bu sayılmaz di mi?

Hala mutlu olmadım, bir gelişme yok.

Oldum mutlu. Sandığım gibi birisi getirmedi.
Tektim. Şarap içiyordum ve birden kar yağdı.
Baya mutluydum. Birisi ile paylaşmak istemedim.
Ve bitmedi. O anı düşününce yine hissedebiliyorum.”

Naçizane bir tavsiye olarak alın bunu.
Bir insanın kendini kandırma potansiyeli asla hafife alınmamalıdır.

Aydınlanma yaşadığın anları sever misin? Ben bu hissiyata hayranım. Zaten zihninde olan cevapların sen bulama diye başka fikirlerin birbiri ardına saklanması ve bu anda hepsinin anlaşıp aynı anda belirmesi.

Şimdilerde gereksiz olduğunu düşündüğün her şeyi neden yaptım?
Galiba bireysel olarak gayet iyi idare ettiğim gerçeğini görmezden gelmeyi seçtiğim içindi. İnsanlara karşı bir ilgim var bir telefon konuşmasından çıkagelen. Sığ olduğunu düşündüğüm birisinin aslında karmakarışık bir derinlikte kaybolduğunu görmemle başlayan.
Her ne kadar inkâr etsem de bende bir insanım. Ben halkı kin ve düşmanlığa tahrik etmesem de toplum beni ediyor. Rahat olmayan bir yatakta uyumaya çalışmak gibi benim için. Kendi kendime olduğum rahat yatağıma gidersem kaçıracaklarım uykularımı kaçıracakken, rahatsız yatakta uyuyabiliyorum ve tekrar ediyorum bende bir insanım uyumam gerekiyor.

Bu elbette bir yanılsama, kazanmadığın bir şeyi kaybedemezsin de.
Bu bir ikna çalışması, kendimi dışa kapanık bir halde sorunsuz bir şekilde idare ettireceğimi bilmezlikten gelme çünkü oraya girersem konfor alanımdan çıkmayacağımı bilecek kadar tanıyorum kendimi.
Sahip olmak istediği her şeye zaten sahip olmanın getirdiği bir semptom.
Hastalık ise gizemini koruyor halen.
Son bir direniş, son kale.
Kaybedersem de kazanacağım risksiz bir durum.
“Doğruyu bulmak için evvela yanlış olmaktan endişe duymadım bile.”
Bu defa farklı:
Yanlışı bulmak için evvela doğru olmaktan endişe duymadım bile.

[1]-  House M.D.-6.Sezon 2.Bölüm